8 Ekim 2015

ME AND EARL AND THE DYING GIRL



Sundance Film Festivalinde büyük beğeni toplayan ve Jüri Büyük Ödülü alan Me and Earl and the Dying Girl, içerdiği dramatik konusuna rağmen melodramdan uzak tamamen doğallıktan yana olan bir film. Hatta o kadar güzel anlatılıyorki her şey, seyirciyi zırıl zırıl ağlatmak yerine gülümsetiyor. Filmin yönetmeni Alfonso Gomez-Rejon’ın filmografisine baktığımızda genelde gençlerin yaşantılarını ele alan film ve dizi projelerine ağırlık verdiğini de görüyoruz. İlk bakışta The Fault in Our Stars filmine olan benzerliğiyle dikkati çeken Me and Earl and the Dying Girl,  ilerleyen dakikalarda dramayı ve duygusallığı yok eden komik sahneleri sayesinde bu benzerlikten sıyrılıyor.

Hikaye adı üstünde 3 kişinin etrafında dönüyor. Eski filmleri komik bir hale sokarak kısa filmler çeken ve biriktiren iki ergen arkadaşın (Greg ve Earl) lösemiye yakalanan okul arkadaşları Rachel ile olan ilişkileri üzerine kurulu bir film Me and Earl and the Dying Girl. Filmin esas oğlanı Greg, kendisini beğenmeyen, henüz olgunlaşamamış, hayatı fazla sorgulamayan ve annesinin dırdırından bıkmış bir gençtir. Rachel’ın kanser olduğunu öğrenen ve annesinin ısrarlarına dayanamayan Greg, bugüne kadar hiçbir samimiyeti olmayan Rachel ile tanışır. Ardından çocukluktan beri hiç ayrılmadığı en yakın siyahi dostu Earl ile de Rachel’ı tanıştırınca, bu enteresan üç ergen arasında güzel bir dostluk başlar. Zamanla birbirlerine alışan ve bolca vakit geçiren Greg ve Rachel, gün geçtikçe birer aşık değil tamamen gerçek birer dost haline gelirler.

Oldukça klişe bir konuya sahip olan filmin, yönetmenin oyuncu seçimindeki başarısı ve doğal yazılmış diyalogları sayesinde senaryodaki hiçbir eksiklik göze batmıyor. Greg’in böylesine üzücü ve dramatik bir durum karşısında Rachel ile nasıl konuşacağını ve nasıl davranacağını bile bilmeden duygusallıktan uzak ve komik bir hal alan beceriksiz tavırları, filmin seyir zevkini de oldukça arttırıyor. Greg karakterini çok iyi canlandıran Thomas Mann, neredeyse filmin tüm yükünü sırtlanmış durumda. Ağzından sürekli laf kaçıran ve olmadık yerde pot kıran, aslında sevimsiz bir çocuk olan Greg karakterine, film boyunca evinde, okulda ve Rachel’ın yanında farkında olmadan yarattığı neşeli ortamı yüzünden bir şekilde istemeden ısınıyoruz. Aslında filmdeki üç ana ergen karakterin yanı sıra, diğer tüm yan karakterler de mizah dergisinden çıkmış gibi. Rachel’ın hafif kaçık annesi, Greg’in kedisiyle kafayı bozmuş olan babası, okuldaki enteresan kişiliğe sahip olan tarih öğretmeni de başarılı oyunculukları ile filme renk katıyorlar. Rachel karakterini üstlenen Olivia Cooke, Bates Motel dizisinde de yine elinde oksijeniyle gezen hasta bir kızı canlandırıyor. Filmin konusu Rachel’ın üstüne olmasına rağmen, Greg’in daha ağır basan rolü yüzünden bu karakter biraz daha sönük kalıyor.

Filmde mizahi yönün daha ağır basması seyirciyi, bu tarz hastalıklı konuya sahip filmlerde rastlanan o şiddetli ağır dramanın altına sokmuyor, tam tersine en duygusal yerde bile bir tebessüm bıraktırıyor. Oyunculukların ve hikayenin derli toplu olmasının yanında, görüntü yönetmeninin performansıda oldukça takdire değer. Filmin en güzel sahnelerinde yer alan panoramik çekimler ve değişik açılardaki kamera hareketleri filme ayrı bir hava katmış. Ayrıca mekanların tasarımından, bol renkli bir çekim planı tercih edilmesine kadar her ayrıntı titizlikle işlenmiş. Greg ve Earl’in çektikleri kısa filmlerin her birinde Scorsese’den Kubrick’e kadar birçok yönetmene başarılı göndermeler yapılması da ayrı bir güzellik.

Filmekimi 2015’de gösterilen ergenlik psikolojisini iyi tahlil etmiş olan Me and Earl and the Dying Girl, duygu sömürüsünden uzak, güzel dostlukların anlatıldığı, seyrederken size hoş vakit geçirtecek gençlik filmi.  Hiç mi melodram yok, o kadar da değil tabii ki. Sonuçta içinde kanserli bir kız ve onun süresi azalan bir hayatı var. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.