8 Kasım 2015

BULUT KÖPÜK ile RÖPORTAJ



En sevdiğim tür olan korku filmlerine olan ilgim günden güne artarken, korku sinemasına gönül veren yerli ve yabancı oyuncular ve yönetmenler ile yaptığım röportajlarla daha da keyifli bir hale geliyor. Bu defa konuğum tiyatro ve sinema kökenli bir kariyere sahip olan, Özgür Bakar’ın yönetmenliği yaptığı Deccal filminin oyuncusu Bulut Köpük.

Kendisi hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladı.

Bulut Köpük’e, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyoruz.



KE- Bize biraz kendinizden ve oyunculuk deneyiminizden bahseder misiniz?

BK- 18.10.1980 Ankara doğumluyum. Oyunculuk hayatıma Ankara Sanat Tiyatrosunda tiyatro eğitimi alarak başladım. Daha sonra İstanbul’daki Türker İnanoğlu’na ait sinema-tv oyunculuğu bölümünü bölüm birincisi olarak bitirdim. Böyle şeyleri belirtmeyi sevmem ama bu sektörde belirtmek gerektiğini söylüyor sektördeki büyüklerimiz.  Ardından ilk kamera deneyimim olan GOMEDA adındaki, Tan Tolga Demirci' ye ait sürreal bir bakış açısına sahip, korku sinemasının 80’ler tadında ( ki en sevdiğim dönemdir ) içinde epik diyaloglar ve sahneler barındıran bir psikolojik korku filminde başrollerden biri olarak kamera karşısına geçtim. Peşinden Didem Erayda’ya ait LODOS adlı, yine epik bir anlatım taşıyan yol filminde 2. başrol şansımı yakaladım. Bunun yanı sıra, birkaç sinema filminde ve tv projelerinde yani dizilerde yer aldım, fakat gerek kişisel sebepler, gerek sektörel sebepler yüzünden uzun soluklu olarak tv ekranlarında olmadım. En son bildiğiniz üzere Özgür Bakar’a ait Deccal filminde başrollerinden biri olan Aslı karakteri ile sinemaseverlerle bir kere daha buluşma fırsatım oldu. Şimdilik bahsedebileceklerim bunlar. Sonraki gelişmelere bakacağız artık, ama tek söyleyebileceğim şey, işimi çok seviyorum. 

KE- Bize biraz Deccal filmindeki Aslı karakterinden bahseder misiniz? Çekimler sırasında zorlandığınız yerler oldu mu?

BK- Aslı, annesi babasından şiddet gören ve kendini sokaklara, dağınık  bir hayatın içine bırakan fakat evden de kopamayan, annesine karşı da sorumluluk taşıdığı için yine bir yerde dur demesi gerektiğinden bu sorumluluğu alt bilincinde taşıyarak yaşayan bir karakter. Aslı aynı zamanda, hayatında kendine yaptığı haksızlıkları ve Duygu’yu koruyup kollayarak kendisine olan borcunu, biraz da olsa ödemenin hazzı ile ona sahip çıkıyor ve en sevdiği hasta tarafını tatmin eden, uç şeyleri de yapma olanağı bulan, maalesef bölünmüş sorunlu bir kişilik ve hiçbir yere aitlik hissi de yok.  İşte bu yüzden de büyük eksiklikler var hayatında. Duygu ile en büyük ortak noktası bu. Büyük bir sevgi duyuyor ona ve tabiî ki Duygu da ona, ama ikisi de bunu birbirlerine bile belli etmemek adına büyük savaş veriyorlar. Taa ki, Deccal’in bu hasta durumu daha da kaotik, korkunç ve kaçınılmaz hallere itmeye başlamasına kadar. Sonra artık hatalar ve hastalıklar değil, bunların nereye bağlandığı ön plana çıkmaya başlıyor sinema perdesinde. 

Zorlandığım yerler oldu sadece setlere uzun süre ara verdiğim için kopmalar yaşadım bu da filmden alakasız tamamen psikolojik ama ÖZGÜR BAKAR sakinliği ile bunu aşmama yardım etti. Oyuncuyu insani zaafları karşısında  koruyan kollayan ve yönlendiren uygun bir forma sokabilen nadir yönetmenlerdendir kendisi tekrardan teşekkür ederim.

KE- Farklı film türlerinde yer aldıktan sonra korku filminde oynamak nasıl bir duygu? Korku filmleri bana sanki diğer film türlerine göre daha zor ve titizlik gerektiren bir oyunculuk gerektiriyor gibi. Siz ne düşünüyorsunuz bu durumla ilgili?

BK- 3 farklı türde olan filmlerde rol almak tabiî ki de bir oyuncu için fark etmez, profesyonel olarak ve fakat kişisel yatkınlığımız hangi türe uygunsa orda alınan haz ölçüsünde artış olur ve bu da tabiî ki de hem oyuncu hem izleyici için bir artıdır diye düşünüyorum. 


KE- Korku filmlerinde seyirciyi korkutmak için bilgisayarla yapılmış makyajlara ve ses efektlerine fazlasıyla sığınmak sizce doğru mu? İnandırıcılığı yok etmiyor mu?

BK- Elbette ediyor. O efektlerin fazlalaşması, her ne kadar iyi ve başarılı yapılmış olsa bile seyircinin gerçek hayattaki durumuna adapte edemeyince sorun oluyor. Korku filmlerinde verilmek istenen korkutucu unsur ne kadar gerçek dışı da olsa, insan beyninin sanrı ve rüya ölçeğine hitap edebilecek şekilde sunulmalıdır.
          
KE- Deccal’in hikayesi oldukça ürkütücü bir olaya dayanıyor. Her ne kadar rol gereği de olsa canlandırdığınız karakterin yaşantınıza bir süre etkisi oluyordur kesin. Sette ya da daha sonrasında başınıza gelen ilginç veya komik bir anınız var mı?

BK- Şöyle ki, bu soru sizin inanç kavramınıza ve mantık ölçünüze göre değişim gösterir. Örneğin,  rüya içinde rüya görme durumu Wes Craven’in filmlerinde insan beyninin kendi tuzaklarını kendine kurduğunun net bir göstergesidir, eğer dini inanıcınız yüksek ölçüde ise bu sanrıları başka algılar başka yorumlarsınız, mantığınız ağır basarsa da durum yine değişiklik gösterir. Bir de set ortamında bir iş yapıyorsunuz ve sorumluluklarınız var, yani zaten bu direkt bir yabancılaştırma efektidir oyuncunun  üzerinde. Tüm setteki çalışanların olduğu gibi şimdi benim 5 sene kadar önce geçirdiğim bir trafik kazası ve 1 ay yoğun bakımda uyutulduğum bir süre var, ben o süre zarfında birçok rüya gördüm ve DECCAL filminin çekimlerinde de benzer sahnelerim oldu bu tabii ki de iyi bir performans vermemde etkili olmuştur. Fakat içsel olarak da tedirgin ettiği ne kadar sette bile olsak tartışılmaz, çünkü bu bir gerçekliktir, rüyalarımda gerçekti. O dönem rüyalarıma döndüm biraz Wes Craven misali :)


KE- Deccal oldukça güzel eleştiriler almış başarılı ve gerçekçi çekilmiş bir korku filmi. Cinler, hocalar ve ayetlerin dışında daha farklı bir yapıya sahip. Siz ne düşünüyorsunuz Deccal’in hikayesi hakkında? Gerçekten etkileyici mi?

 BK- Deccal, sadece bizim dini inanışımız merceğinde sınırlı kalmış bir senaryoya sahip değil, yani  tüm inanışlarda yer alan insanların hangi coğrafya da olursa olsun temel kaygılarının ve korkularının alt yapısını oluşturan her dini inancı olan insanın hatta olmayanların bile varlığı hakkında tedirgin olduğu büyük bir kehanet. Çünkü inanışı olsun ya da olmasın bu dünyada  yaşayan her insanın aklının aldığı 2 temel gerçeklik var, iyilik ve kötülük. İkisinin de ucu, anlatılırlığı ve sınırı yok. Bu yüzden DECCAL ?? zaten. 
  
KE- Deccal’den sonra sizinle ilgili ne gibi tepkiler geldi? Olumlu ya da olumsuz yorumlar varsa paylaşır mısınız?

BK-  Deccal’den sonra bu işle ilgilenen insanlardan tutun, seyir tarafında olan değerli seyirci kitlemizden de hep çok güzel,  hatta beklentimin üstünde yorumlar aldım tabii ki bu da sadece benim oyunculuk performansımın ötesinde ekip bütünlüğünden kaynaklanır. Şanslıyım ki, hep işinin hakkını veren severek yapan insanlarla çalıştım ve bunun karşılığı da manevi olarak bütün ekibimize yansıdı. Sonrası neyi gösterir bilemem, ama ben bu projede yer almaktan çok memnunum ve yine bir korku filmi olması da  korku sinemasına hayranlığımdan ötürü beni daha da mutlu ediyor. Bu kelimelere dökemeyeceğim bir haz.
     
KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

BK- Şimdi olay, sadece korku filmlerinde patlak vermiş gibi görünse de kendi coğrafyamız dışında olan ve folklorik ezgiler taşımayan hiç bir sanatsal olguya ya da oluşuma karşı ( kendim de dahil ) çok iyilerini gördüğümüz orjinalini bildiğimiz için önyargısız yaklaşamıyoruz. Bu birinci etken; ikinci etken ise, bunun kökeninin en baştaki mercilere dayanması, kendileri de tam anlamıyla bu sektörün içinde baştan  tedirgin yola çıkıyorlar. Folklorik öğelerin dışında kalan her sanat dalına, tüm seçimlerini tamamı ile kaşelenmiş bireylerden kurmak isteyip, aynı zamanda da maddi kaygılar güdüp bütçeyi düşük tutmaya çalışıyorlar. Tabii ki haklılar ama, bu çok eskilerden gelen bir altyapı ister maalesef. Sinema ülkemizde çok geç girilen bir sektör. O yüzden bir kere bizim durduğumuz noktada insanların zamanında büyükbabalarının durduğunu unutuyoruz ki, bunu unutmamak lazım. Hem izleyici, hem oyuncu, hem sinema eleştirmeni uzar gider bu durum. Ben artık insanların deneme yanılma ve bir daha deneme, yani tecrübe yolu ile çok yol aldığını düşünüyorum. Evet, arada birkaç kuşak fark da olsa, bu insanlarda bu sancılı dönemden geçerek geldi geldiği noktaya. Sadece biraz daha korkusuz olmak lazım. İşte o zaman korku filmi çekmek için korku sinemasında yolumuz daha da aydınlık olur. Buna yürekten inanıyorum. Bu dileğim, dediğim gibi folklorik olmayan tüm sanat denemelerimiz için de bakidir.

KE- Yeniden bir korku filminde rol almak ister misiniz?

BK-  Tabiki de isterim. Ben çocukluğumdan beri korku kitaplarına ve filmlerine büyük ilgi duymuşumdur. Belki de korkularım ile dalga geçme alışkanlığım da, bunu kabul edip yüzleşme özelliğimin (yani ruhsal savunma mekanizmamın devreye girme halinin)  bir sonucu olup, buna sempati duymamın, hatta beğenmemin sağlamasıdır. Bu işin psikolojik yönü, ama bir de es geçilmez sanatsal tarafı vardır işin. Gotik diye adlandırılan kısım kendi içinde korku sineması başarılı çekildiğinde çok büyük estetik barındırır, yani ben yine çok konuşurum ama yine de anlatamam o estetiğin büyüsünü. Müzikleri de başarılı yapılırsa o atlanabilir bir uçurumun en ince, en uç noktasındasındır ve çok güzel bir tedirginlik yaşatır :)                          
KE- Korku filmlerine ait  en sevdiğiniz 2 yönetmeni ve 2 filmi nedenleriyle birlikte yazar mısınız?

BK- Bu Soruya sadece adlarını yazarak en güzel cevabı veririm diye düşündüm. Wes Craven ve John Carpenter.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.