8 Kasım 2015

SPECTRE


“Bond, My name is James Bond”. 53 yıl 24 film. Moneypenny, M ve Q. Özenle seçilmiş Bond kızları. Tam donanımlı arabalar, her işi yapan kol saatleri, micro patlayıcılar ve kameralar. Çalkalanmış asla karıştırılmamış Votka Martini. Her Bond için üretilen açılış parçaları ve mükemmel jenerik. Sıkı bir aksiyon sahnesi içeren başlangıç. İşte Bond filmlerinin unutulmazları.62 yılından günümüze kadar farklı oyuncular hayat verdi Bond karakterine. Bond filmlerini izlemek ayrı bir tutkudur ve çok da keyiflidir, fakat herkese hitap etmeyebilir, çünkü akıl almaz aksiyon sahneleri bazen komedi şeklinde sunulur önünüze. Bond kültürünün içinde espriler ve abartı bolca bulunur. Özellikle Roger Moore ve Pierce Brosnan’lı olan filmlerde sıkça bunlara rastlanır. (Bu arada yazdığım iki oyuncu bana göre, James Bond karakterine en uygun olanları).

Pierce Brosnan’ın ardından gelen kasıntı ve asık suratlı Bond karakterimiz Daniel Craig ile sanki 2000’li yıllarda Bond dünyasında yeni bir dönem başladı. Adeta, o eski bol renkli dönem bitti ve daha oturaklı senaryoların yer aldığı karanlık Bond dönemi başladı. Böylece Batman ve Superman ile başlayan karanlık çağa geçişten Bond’da nasibini almış oldu. Casino Royale ile iyi bir çıkış yapan Daniel Craig’li Bond serüveni, çok iyi eleştiriler almayan Quantum Solace ile devam etti. Ardından Skyfall gibi sağlam bir film geldi ve çok iyi övgüler aldı. Son olarak da 2015’de sıkı bir reklam çalışmasının ardından 007 Spectre ortaya çıktı. Spectre, aslında Dr.No ile başlayan Sean Connery’li Bond filmlerinin 4-5 tanesinde bolca yer almış, dünyayı ele geçirmeye çalışan gizli ve büyük bir teşkilattır. Her ülkeye belli kötü adamlarını yerleştiren Spectre’nin başında genelde karanlık bir silüette elindeki beyaz kedisini seven biri bulunur. Bir türlü başında bulunan bu karanlık şahıs yakalanmaz ama diğer ülkedeki pislik adamları bir şekilde ele geçirilir. Bu defa Spectre’nin ana kaynağını bulmaya kafayı takmış bir James Bond’la karşı karşıya kalıyoruz. M’nin vasiyeti şeklinde sunulan bu görevi takıntı hale getiren Bond, ortadan kaybolarak tek başına puzzle’ın parçalarını birleştirmeye çalışıyor.

Mükemmel bir açılış sahnesi ile başlayan Spectre, Sam Smith’in “Writings on the Wall” parçası eşliğindeki hoş jeneriğinin ardından güzel bir hikaye ile ilerliyor. Gizem yaratan karanlık bir havaya bürünmüş Bond macerası seyirciyi,  “gerçekten bu kadar büyük bir teşkilatı nasıl ortaya çıkaracak ve yok edecek” diye bir beklentiye sokuyor. Sonra neler oluyor, o güzelim senaryo kayboluyor ve film, Bond’un sevimsiz esprileriyle dolu, saçmalayan ve asla tatmin edici olmayan bir aksiyon gösterisine dönüşüyor. Daniel Craig’e zaten espri yapmak pek yakışmıyor adamın tipinin ve kasıntı halinin dışında bir olay bu. O dövüşecek atlayacak, zıplayacak, intikam peşinde koşacak. Sevimli olmak üzerine kurulu bir tiplemeye müsait değil, ki zaten son dönem Bond filmlerinde de bundan oldukça uzak duruluyor. Aslında Bond filmleri bu tip aksiyon sahnelerine müsait, hatta yıllarca daha kötülerini de izledik, hem de ne klişe sahneler yer aldı Bond filmlerinde. Aya giden, tankla şehir trafiğinde gezen, uçurumdan düşen aracın içinde rahatça kavga eden, dev dalgalarda paraşütlü sörf yapan Bond hallerini unutmamak lazım. Bunlar Bond filmlerinin olmazsa olmazı. Yapacak bir şey yok. Fakat Sam Mendes gibi bir yönetmen Skyfall ile ağzımıza bir tutam bal sürdükten sonra, ister istemez Spectre’de aynı kalitede bir senaryo ve aksiyon bekledik.

 ( Yazının bu kısmı biraz Spoiler içerir ). İşte bu yüzden de, “içinde kimse olmayan bir trende geçen dövüş, Bond’un koca teşkilatın içinden tereyağından kıl çeker gibi kaçışı, oldukça başarılı bir oyuncu olan Christoph Waltz’ın kısa sürede harcanması ve yerlerdeki komik sürünme hali, Bond ve Swann ikilisinin patlamadan göremediğimiz bir şekilde sıyrılmaları ve finaldeki helikopter sahnesinin basitliği ” gibi detaylar maalesef gözümüze fazlasıyla batıyor. Bu arada dev cüsseli ve kolay alt edilemeyen kötü karakter Hinx (Dave Batista)’in, eski Bond filmlerindeki Jaws karakteri gibi en azından birkaç film devam etmesini beklerdim. Hinx’de o hava yaratılmıştı sanki. Lea Seydoux’da bana göre şu ana kadarki Bond kızları içinde en vasat olanı. Monica Belluci gibi bir oyuncuya da 148 dakikalık (gereksiz uzun) bir Bond filminde 5 dakika ayırmak sanki biraz ayıp olmuş gibi. Bu arada araba takip sahnesi ve başlangıçtaki helikopter sahnesinin çekim teknikleri ve görselliği oldukça başarılı.

Neyse gündemde yeni bir Bond arayışı var. Umarım yeni bulunan oyuncu ile Bond dünyası eskisi gibi renkli ve daha canlı bir hale gelir. Ian Fleming, esprili, sevimli, yakışıklı, karizma bir karakter yarattı zamanında, karanlık ve kasıntı bir Bond değil. Sonuç olarak her ne olursa olsun sıkı bir Bond fanatiği olarak Forever Bond ve Forever Aston Martin DB5  diyorum.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.