2 Aralık 2015

ULAŞ GÜNEŞ KAÇARGİL & DİLEK KESER ile RÖPORTAJ




Yerli/yabancı korku sineması üzerine yaptığım röportajlar serisinin bu defaki konukları, Azap filminin yönetmenleri Ulaş Güneş Kaçargil ve Dilek Keser. Yakın bir zamanda Kadıköy Moda’da bir cafede buluşup kendileri ile Azap filmi ve korku sineması üzerine keyifli bir sohbet gerçekleştirdim. Oldukça   pozitif enerjiye sahip ve iyi bir uyum içinde olan Ulaş ve Dilek, filmin tüm ekibi ile çalışmaktan da çok mutlu olduklarını her defasında dile getirdiler. Ekip ruhunun bir filmin başarısı açısından ne kadar önemli olduğunun da çok iyi farkındalar.

Kendileri, hem Popüler Sinema’da, hem de sosyal medya ortamında yayınlamak üzere yönelttiğim soruları beni kırmayarak cevapladılar.

Ulaş ve Dilek ikilisine, bize vakit ayırdığı için çok teşekkür ediyor ve Azap filmine gişede bol başarı diliyoruz. 



KE- İkinizin birlikte yazıp yönettiği “Azap” filmi çok yakında vizyona girecek. Nereden çıktı bir korku filmi yapma fikri?

Dilek Keser - Bir film yaparken, yönetmen için en eğlenceli kısım atmosfer yaratmaktır. Korku/gerilim türü de teknik ve estetik olarak, yaratacağınız atmosferde size geniş bir özgürlük alanı sağlıyor. Ayrıca bu alanda görsel efektler, farklı kamera kullanımları ve farklı bir sanat tasarımı kurmak da mümkün.

Ulaş Güneş Kacargil - Türkiye’deki korku filmi sinemasına olan ilgi ve filmlerin izleyicide karşılığını buluyor olması da bir başka faktör tabii ki.

KE- Azap filminin hikayesini yazarken ne gibi araştırmalar yaptınız? Yapım aşamasında karşılaştığınız zorluklar nelerdir?

U.G.K. - Aklımızda bir hikaye vardı. Ortak kültürümüzde, özellikle Anadolu kültüründe korku öğeleri oldukça fazla. Bunu şekillendirmek ve senaryolaştırmak yaklaşık iki ay sürdü. İlk halinden sonra da altı ay kadar
üzerine yeni şeyler ekledik. Sete girene kadar o yaratım süreci bitmiyor zaten. Başta Kuran-ı Kerim olmak üzere, kutsal kitapları tekrar okuduk. Hadislerden faydalandık. İnternetteki forumlarda korku izleyicisinin en çok neleri takip ettiğini ve nasıl konulardan hoşlandığını da bir yandan araştırdık.

D.K - En temel zorluk, korku filminin ‘ucuz ve kalitesiz olsa da olur’ algısını kırmak. Ekip kurarken bile korku filmi olacağı için, kolay ve özensiz bir iş olacağını düşünenler vardı. Setteki herkes bittiğinde ‘farklı bir film oldu’ dedi.

KE- Filminizin tanıtımlarında “Türk korku sinemasına yeni bir bakış açısı getirmeyi hedefleyen Azap,…” diye ilerleyen bir ön yazınız var. Ne gibi bir bakış açısı hedefliyor Azap filmi? Filmin diğer korku filmlerinden farklı kılan neler var? Kısaca bahseder misiniz?

D.K. - Ülkemiz izleyicisinin en çok etkilendiği konu, cinler alemi. İnançsal ve toplumsal olarak da en çok ilgimizi çeken hikaye bu. Bu yüzden birçok film, cinlerin insanlara musallat olması veya vesvese vermesi üzerine kurulu. Yani cinler bizim dünyamıza geliyorlar. Bizim filmin en temel farkı, biz onların (cinlerin) dünyasına gidiyoruz.

U.G.K. - Aslında aynı dünya üzerinde, farklı boyutlarda bir arada yaşadığımızı anlatmak asıl derdimiz. Bir taraftan da zaman algısının cinlere göre ve insanlara göre farklı olduğunu da işledik filmimizde.

D.K. - Ana karakterimiz Ayşin bir azap çekiyor ve her uyandığında sarmal bir yapının içinde geceyi yaşıyor. Sadece tek başına geceye uyanmak fikri bile rahatsız edici ve farklı bir gerilim öğesi yarattı, diğer filmler ile kıyaslayacak olursak.

U.G.K. - Bir de diğer tüm filmlerde bolca kan görebilirsiniz. Kan göstermeyi korku filmi sanıyoruz. Tamam, diğer ülkelerde korkunun alt janralarında vahşet, kan, vs. var, fakat bizim ülke sinemamızda sadece kan, revan,
korkunç yüzler ve korkunç sesler bulunuyor.  Evet bizim filmde de kanlı sahneler var, ama korkunun altını çizmek yerine gerilim tarafını daha fazla vermek istedik.

D.K. - Seyirciyi germek, korkutmaktan daha zor ama daha etkili. Makyajı, efekti ne kadar başarılı olursa olsun, bir şeyi çok fazla gösterince seyirci alışıyor ve korkmamaya, etkilenmemeye başlıyor.

KE- Film çekmek bir ekip işidir. Herkesin film yapımı sırasında fazlasıyla emeği geçer. İkiniz sette bu ekip ruhunu korumak ve başarılı bir yapım ortaya çıkarmak için neler yapıyorsunuz? Cast oluştururken en çok nelere dikkat edersiniz?

D.K. - Tüm ekibin kendini filmin bir parçası olarak hissetmesi ve sinerjinin yaratılması çok önemli. Bu yüzden sete çıkmadan önce ekiplerle hem ayrı ayrı, hem de bir arada toplantılar yapıyoruz. Birçok sette hem teknik ekip, hem oyuncular set günü tanışır. Bize bu durum biraz samimiyetsiz geliyor. Ekipteki herkes bir diğer ekibin ne yapacağını bilmeli ki, kendi de daha fazla kreatif katkı sağlayabilsin. Aynı durum oyuncular için de geçerli. Filmde dört kişilik kız arkadaş grubu var. Onların samimiyetlerinin doğal olması için okuma provaları yaptık. Bizden ayrı dışarıda sosyalleşmelerinin karakterlerine fayda sağlayacağını düşündüğümüz için, onları bu konuda yönlendirdik. 
Cast oluştururken filmin genel duygusuna, cast ruhuna uygun kişiler seçmek için uğraşıyoruz. Bazen oyunculuğunu çok beğendiğimiz kişiyi genel filmin ruhuna uymadığı için seçemiyoruz. İyi oyunculuk ve doğru cast çok başka kavramlar. Seçtiğimiz oyuncuların hem tipolojik, hem de oyunculuk olarak da birbirlerinin önüne geçmemesini sağlamak bir diğer önemli koşul.

KE- Birlikten güç doğar derler, ki zaten aranızda güzel bir uyum olduğu çok açık. Peki ikinizin sette ya da senaryonun ortaya çıkışı sırasında anlaşamadığınız noktalar oluyor mu? Birbirinizin hangi huylarınızı sevmiyorsunuz?

D.K. - Birlikte çalışmak daha huzurlu ve güvende olamamızı sağlıyor bence. Birbirimizin fikirlerine güveniyoruz ama bir o kadar da birbirimize açık
yüreklilikle ‘iyi olmuş, kötü olmuş’ ya da ‘daha çok geliştirmemiz gerekiyor’ gibi objektif yorumlar yapabiliyoruz.

U.G.K - Çok tartışıyoruz. Ama bu tartışmalar projenin yönünü belirlemek için yaratıcı tartışmalar, kişisel değil.

D.K. - Bazen çok gereksiz detaylar için de tartışıyoruz. O detay ile ilgili
vereceğimiz kararın filmde çok önemli bir yeri olmasa da, bizim için o an büyük bir sorun haline gelebiliyor. Bazen birimizden birinin fikrinden fedakarlık etmesine sebep oluyor.

KE- Bize yeni projeleriniz hakkında biraz bilgi verebilir misiniz? Korku filmlerine devam mı?

U.G.K. - Korku filmi bizim için yeni bir macera oldu. Ve biz maceraları severiz. Ama bundan sonra sadece korku filmi çekeriz demiyoruz. Farklı türler de
denemek lazım. Korku filmine devam edeceğiz ama, onun dışında farklı
filmler de yapacağız. Biz anlatıcıyız, insanı anlatıyoruz. Nasıl ki bir insan hep kızgın, hep gülen, hep ağlayan, hep korkan olmuyorsa, aynı şekilde komedi de, korku da, dram da hayatımızda olacak.

KE- Korku filmi çekerken seyircinin hikayeden kopmaması için nelere dikkat etmek gerekiyor? Sadece efektler ve ani çıkışların arkasına sığınmak doğru mu? Sonuçta onlar bir anlık korku yaratan ögeler.

D.K. - Genel olarak seyircinin hikayeden kopmaması için doğru bir hikaye
 ritminin ve aynı şekilde filmin kurgu ritminin de matematiği önemli. Sesler, anlık korkular yaratmada fayda sağlıyor ama asıl korkuyu yaratan filmin
 gerilim öğesi; eğer izleyiciyi yeterince gererseniz en olmadık şeyden bile korkabilir.

U.G.K. - Alışıldık sesler kullanmak garantici bir yöntem. Klişelere ara ara
hepimiz kaçıyoruz. Bizim filmde de var. Ama bütün filmi bunun üzerinden anlatamazsınız. Azap’ın en etkili yanı hikayesi, sağlam bir hikayesi ve hikaye kurgusu var. 

KE- Korku filmi setlerinde makyajlar, efektler, dekorlar vs derken ürkütücü bir ortam yaratıldığı kesin. Şu ana kadar çektiğiniz filmlerin setlerinde başınıza gelen en ilginç anınızı bizimle paylaşır mısınız?

D.K. - Açıkçası sette onca insanın arasında, ışığın, dekorun içinde filme yansıttığımız gibi bir korku atmosferi oluşmuyor. Ara sıra belki… Örneğin, İrem’i makyajlı görüp gerçekten korkan bir Yeşim’imiz vardı. Köyün tüm ışıklarının şalterini indirmemiz gerekiyordu çekim için . Ve o zifiri karanlık köyün köpekleri korkutucu olabiliyordu.

U.G.K - Biz sette değil de, yazarken çok daha fazla korktuk aslında. İlk başta hep alışık olduğumuz üzere, gece yazmaya başladık senaryoyu. Ama
zamanla tam omzumuzun arkasında bizi izleyen, hatta bilgisayar ekranına bakan ve kıs kıs gülen bir şeyin varlığı sürekli tüylerimizi diken diken etti.
Ciddiyim. Dönüp bakıyorsun, hiçbir şey yok. Ama bu duygu bizi iyice gerince, paşa paşa erken yatıp erken kalktık, elimizde çaylarla sabah erken oturduk senaryonun başına.

KE- Türk seyircisinin korku filmlerimize karşı olan önyargıları artık yıkıldı diye düşünüyorum. ( En azından benim öyle). Siz ne düşünüyorsunuz bu konuda, alıştılar mı bizim korku hikayelerine ve oyunculuklara?

D.K. - Haklısın, eskisi kadar önyargılı değiller. Ama biz sinemacılar olarak tam da bu önyargılar kırılmışken, kendi elimizle yeni önyargılar yaratıyoruz. Kendi filmlerini daha çok izleyen ülkeler sıralamasında ilk sıralardayız. Ama daha iyi filmler yapmak yerine, sektöre yatırım yapmadan, ‘daha ucuza nasıl film yapıp daha çok para kazanırım’ derdine düşüyoruz. Korku filmi izleyicisi oluştu. Ama iyi korku filmi sayısının en az beş katı kadar kötü filmler dolu. Bu bahsettiğim genel bir sorun. Komedi veya dramlar için de geçerli. Birçok filmin teknik ve oyunculuk kalitesi bazı dizilerden bile kötü.

U.G.K. - Evet, seyirciyi küstürmemeliyiz. İlla prodüksiyon kalitesinden bahsetmiyorum, estetik ve yaratıcı kalite anlamında da çok daha titiz ve samimi filmler yapmamız lazım. ‘Yaptım oldu’cu yaklaşımdan, ‘seyirci her türlü izler’ mantığından uzaklaşmamız lazım.

KE- Bugüne kadar sizi en çok etkileyen ve favoriniz olan birkaç yabancı korku filmi yazar mısınız? 

Halka (Ring), Rosemary’nin Bebeği (Rosemary’s Baby), Evdeki Düşman (Orphan), Kiracı (The Tenant)

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.