8 Temmuz 2016

CARNAGE PARK


2016 yapımı Carnage Park, “Pod” ve “Darling” gibi enteresan filmlerle adını duyurmuş olan Michael Keating’in yazıp yönettiği son filmi. Diğer filmlerine göre oldukça farklı ve sıradışı bir yapısı olan Carnage Park, izlerken pek çok filmi de aklınıza getiriyor. Açılış sahnesi başta olmak üzere, filmin renk ve müzik seçimleri, ses tasarımı, hatta yazı stilleri bile tamamen Tarantino filmleri kıvamında. The Hills Have Eyes’daki (Tepenin Gözleri) gibi yüksek kontraslı kızıl rengin hakim olduğu bir çölde geçen Carnage Park’ın sinematografisi gerçekten takdire değer.

1978 yılında bir banka soygunu sırasında iki kişi tarafından rehin alınan bir kızın (Vivian) içine düştüğü dehşeti anlatan filmin, ilk sahnesinden son ana kadar temposu hiç düşmüyor. İlk başlarda soygun filmi gibi başlayıp, ortasından itibaren piskopat bir şekle dönüşen film, gerçekten içten içe artan bir gerilime sahip. Vivian’ın soygunculardan kurtulma çabası sırasında verdiği mücadelenin yanına, ilerleyen dakikalarda bambaşka bir bela daha ekleniyor. Bu bela, California’nın Carnage Park adındaki arazisinin belli bir kesimini kapatarak kendine mekan edinen vatansever eski bir asker olan Wyatt’dır. Elindeki sniper silahı ile etrafa dehşet saçan ve akli dengesi yerinde olmayan Wyatt, hem soyguncular hem de Vivian için tam bir kabus olur.

Soygun ve rehine olayı ile başlayıp, suç filmi havasında ilerleyen film sonrasında, Leatherface’in yaşadığı ürkütücü eve benzeyen bir mekana taşınarak adeta farklı bir tarza geçiyor. Eğlence parkına gelindiğinde, etraftaki hoparlörlere yansıyan müzik ve ses tasarımı izleyenlerin sinirini bozacak kadar da başarılı. Gaz maskeli Wyatt ile Vivian arasında geçen kedi-fare kovalamacasını andıran tünel sahneleri ise, My Bloody Valentine (Sevgililer Günü Katliamı) tadında. Ayrıca tünelde devamlı yanıp sönen ışıklar ve kızın karanlıktaki çaresizliği, gerilimin dozunu yükselterek filmi finale kadar taşıyor.

The Last Exorcism I ve II’de izlediğimiz Ashley Bell devamlı kaçan, hırpalanan ve hayatta kalmak için her türlü çılgınlığı göze alan vahşi bayan kahraman rolüne bürünerek gayet iyi bir iş çıkarmış. Filmin merkezine oturtulan mücadeleci  kadın karakter, gerilim filmlerinde sıkça rastladığımız saçma sapan davranışları olan, sürekli ayağı takılıp düşen modellerin aksine bu defa tam bir savaşçı, tam bir femme fatale.

Ani ve hızlı bir girişle başlayan Carnage Park’ın, aralara yerleştirilen kısa flashbackleri, konunun dağılmasını önleyerek hikayenin bütünlüğü de koruyor. Baştan sona kadar ilginç bir şekilde ilerleyen filmin en büyük artısı ise, farklı türlere geçiş yaparak yarattığı tarzı koruması. Tabii ki içinde korku/gerilim filmlerinde yer alan pek çok klişe sahne mevcut, fakat filmin kendine ait bir stile sahip olması ve ilginç sekansları barındırması, bu klişelerin göze batmasını azaltıyor. Yönetmen Michael Keating, kısa olan filmin süresini, soygunun nedenine, piskopat Wyatt’ın nasıl o hale geldiğine ve karakterlerin tahlillerine harcamayarak, bu süreyi tamamen hızlı ve akıcı bir tempo için kullanmış. Böylece film boyunca durağan sahne neredeyse yok. En heyecanlı ve aksiyonu bol sahneler, filmin son 20 dakikasına sığdırılmamış. Tam tersine film boyunca devamlı bir koşturmaca ve sessiz bir gerilim mevcut. Final sahnesi ise, çok fazla tatmin edici olmamasına rağmen yine de vasatın üstünde. Hatta yazılardan sonra çıkan klasikleşmiş bir sahne, devam filminin geleceğini de işaret ediyor.

Carnage Park’ın, korku gerilim filmleri arasında çok büyük yer edinecek kadar bir şöhreti olmayacak belki, ama en azından yönetmenin değişik bir tarzı deneyerek hikayeyi farklı yere taşıması açısından seyredilmeyi hak ediyor. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.