9 Ağustos 2016

SINISTER


Bir korku filmini izlemeden önce yönetmenine bakarım diyenlerdenseniz, o zaman Scott Derrickson’ın yaptığı korku filmlerine biraz göz atalım. 1990 yılında Hellraiser: Inferno ile yönetmenliğe başlayan Derrickson, 2005 yılında rüyalarımıza giren, mahkemesi bol, sinir bozucu ve gerçek bir olaydan uyarlanmış şeytan çıkarma filmi “The Exorcism of Emily Rose” ile ortalığı karıştırdı. Başarılı olan bu filmin ardından 2014 yılında “Deliver Us From Evil” ile seri cinayetleri şeytan çıkarma olaylarıyla birleştirdi ve ortaya sıkı bir bir polisiye/gerilim filmi çıkarttı. Uğursuzluk ve felaket getirici anlamına gelen Sinister (Lanet) ise, yönetmenin bu iki filmin arasında çektiği 2012 yapımı bir korku/gerilim denemesi. Hikayesi çok da değişik olmamakla beraber yine de seyirciyi  ürperten bir atmosferi vardır Sinister’ın. Hatta filmin giriş kısmındaki sahne zaten baştan size filmde başınıza gelecekler hakkında biraz göz kırpar. Sinister, çok da yabancı olmadığımız klasik bir şablon olan; yeni eve taşınan aile teması üzerinden ilerleyen bir konuya sahip.

Suç ve gerilim romanları ile tanınan bir yazar, ailesi ile birlikte yeni bir eve taşınır. Yazar Ellison Oswalt evde bulduğu bir takım film makaralarını izlemeye başladıktan sonra evin geçmişine ait sırlarına vakıf olur. Videoları izledikçe daha da tuhaflaşmaya başlayan yazar, kendisini tamamen bu işe adayıp ailesinden bu sırları saklar. Bir yandan yeni romanı için kaynak bulduğuna sevinirken bir yandan da geçmişteki olayların perde arkasını araştıran Ellison, gitgide hırslanmaya ve aile içinde gerginlik yaratacak kadar kendini iyice kaptırmaya başlar. Araştırmasına yardımcı olarak bir polisi de yanına alan Ellison, cinayetler zincirini çözmeye başladıkça kendisini ve ailesini lanetli bir varlık karşısında tehlikeye attığını fark etmez.

Seyrettikçe daha fazla ipucu ile seyirciyi meraklandıran bir yapıya sahip olan  Sinister, korkudan çok gerilimle gizemi harmanlayan bir film. Filmin başlarında yazarın durumunu gözlemlediğimizde Sinister, The Shining'e yakın bir çizgide dursa da ilerledikçe öyle olmadığı anlaşılıyor.  Aslında her korku filminde gözümüze çarpan klişeleri içinde barındıran karanlık bir film. Odalarda gezinirken ya da tavan arası kontrolü yapılırken bile ışıkların asla açılmadığı, sadece fenerle gezilen bir evde tabii ki zifiri karanlık bir atmosfer hakim oluyor. Durum böyle olunca da, film başından sonuna kadar nereden ne çıkacak şüphesiyle seyirciyi koltuğa çiviliyor. Filmin ortalarına kadar ilerleyişinde fazla bir değişiklik yokken, finale doğru gizemli hava sirkülasyonu yerini gerilime bırakıyor. Ve yaşanan olayların yavaş yavaş açığa çıkmasıyla birlikte gerginliğin hızı daha da artıyor.

Sinister, korku/gerilim  türüne bir değişiklik katmasa bile hızlı kurgusunun yanı sıra yönetmenin sade ve özenli çalışmasıyla ilerde hatırlanacak bir film olmayı başarmış. Filmde hırslı ve başarılı bir yazar olan Ellison karakterini canlandıran Ethan Hawke bugüne kadar yer aldığı rollerin dışında artık korku/gerilim filmlerinde de rahatlıkla oynayabileceğini kanıtlamış. Hem şaşırtıcı hem de ürkütücü bir şekilde ilerleyen film, bir başyapıt değil belki ama, sizi son dakikaya kadar ekran karşısında esir edecek kadar gizemi ve gerilimi yerinde bir film. 

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.