16 Eylül 2016

TRAIN TO BUSAN


2000’li yıllarda yükselmeye başlayan uzak doğu korku filmleri, aralarında kaliteli olduğu kadar oldukça vasat yapımlara da el attı. Bizde olduğu gibi, uzak doğuda da aynı sistem ön planda tabii ki. Önüne gelen bol hayaletli korku filmi çekti. Uzadıkça kendini tekrarlayan The Grudge (Garez) serisine benzer pek çok klişesi bol, vasat yapım ortalarda dolaşır oldu. Ben o aralar, hepsi birbirinin aynısı ve asla ayırt edilemeyen her çekik gözlü oyuncunun bulunduğu korku filmlerini izler olmuştum, ama bir süre sonra yavaştan uzaklaştım. Yalnız son yıllarda Güney Kore sinemasında gerilim ve dramanın iç içe olduğu harika filmler ortaya çıkmaya başladı ve yeniden aralarda rastladığım iyi filmlere göz atar oldum. Sadece gerilim ve korku değil, savaş, felaket, intikam ve slasher (seri katil) türündeki filmler de bolca ortaya döküldü. Özellikle The Terror Live (2013) ve The Flu (2013) filmlerini çok başarılı buldum. Hollywood filmlerinden aşağı kalmayan başarılı efektleri ve gerçekçi savaş sahneleri ile göz dolduran Tae Guk Gi (The Brotherhood of War, 2004) ve Mai Wei (My Way, 2011)’i de savaş filmi sevenlere tavsiye etmeden geçmeyelim.

Gelelim öncesinde iki adet anime çeken Sang-ho Yeon’ın, ilk uzun metrajlı film deneyimi olan Train to Busan (Busan Treni,2016)’a. Gerçekten zombi kıyamet filmleri diye tanımladığımız film furyasının içinde iyi bir yere sahip olacak kadar sıkı bir yapım var karşımızda. Film, ülkede salgının başladığı sırada durumdan haberdar olmayan bir grup yolcunun Busan’a giden hızlı trendeki macerasına odaklanıyor. Öyle bir macera ki bu, durmak bilmiyor ve film de trenle aynı hızda ilerliyor. Tren yolculuğu sırasında ülkede inanılmaz bir kaos başlıyor ve kimyasal bir sızıntıdan doğan salgın giderek büyüyor. Ve bu salgına yakalanan bir genç, trene gizlice kendini atınca film orada başlıyor ve sonuna kadar bitmek bilmeyen bir yaşam mücadelesi ile devam ediyor. Lise beyzbol takımı, sinir sisteminizi alt-üst edecek tren şefi, korkak iş adamı bir baba-ufak kızı ve hamile eşiyle yolculuk eden iri kıyım, kas torbası bir eşten oluşan grup, filmin ön plana çıkan karakterleri.
Filmde aslında salgına yakalananlara zombi demek yanlış olur. Enfekte olan insanlar sadece sese duyarlılar ve karanlıkta göremiyorlar. Film boyunca da, birbirlerini ısırmaya meyilli değişime uğramış insanlar görüyoruz. Yalnız asla The Walking Dead’deki gibi yavaş yürüyen walkerlar yok ortada. Parçalanan etler, bağırsaklar ve kan revan bir görüntü kalabalığına da yer verilmemiş. Isırılan insanların ani değişimleri, hızlı hareket etmeleri ve koşturmaları filmin gerilimin dozunu fazlasıyla arttırmış. Zombilerin makyajları da, Hollywood filmlerini aratmayacak kadar son derece başarılı. Gerçekten 2 saatlik süre boyunca filmdeki heyecanın dozu asla azalmadığı gibi, sonlara doğru ise yükselişe geçiyor. Sadece aksiyon ve gerilim dolu bir zombi filmi değil Train to Busan. Hikayenin içine güzelce dramatik ögeler de itinayla yerleştirilmiş. Fedakarlık, bencillik, yardımseverlik ve ihanet gibi pek çok farklı kavram da, film boyunca seyirciye eşlik ediyor. Tam gaz devam eden yaşam mücadelesinin yanında, bencil bir baba ve kızı arasındaki ilişki, aile üzerine kurulu güzel mesajlar veren şık diyaloglar da filme renk katıyor.

Train to Busan’daki oyunculuklara gelirsek, en önemli kısmı The Flu (2013)’daki gibi sevimli ve harika performans gösteren minik kız çocuğu (Soo-ann Kim) oluşturuyor. Bunun yanı sıra başrol sayılan bencil babanın (Yoo Gong) performansının yerine, iri kıyım eş dediğimiz Dong-seok Ma’nın oyunculuğu çok daha fazla göz dolduruyor. Filmin hikayesine göre dağıtılmış olan farklı karakterlerin, seyirciye o heyecanın arasında değişik duygular yaşatması kesinlikle doğru düşünülmüş bir olay. İzlerken en azından o diyalogların ve planların yapıldığı kısımlarda biraz da olsa nefes alıyorsunuz.

Yönetmen Sang-ho Yeon, salgının çıkışı ve yayılması ile ilgili fazla detaya girmeden direk filmi gerilimle ve bol aksiyonla süslemiş. Filmin bazı yerlerinde World War Z’yi andıran çekimler ve üst-üste yığılan balık istifi şeklindeki zombilere de rastlamak mümkün. İlk başlarda çekik gözlü oyuncularımızın değişime uğrama sahneleri biraz komik dursa da, bir süre sonra başlayan ve hızlanan gerilimle birlikte bu yadırgama hadisesi unutulup gidiyor. Filmin en can alıcı ve en iyi çekilmiş sahneleri bana göre, zombilerle dolu vagonları tek tek aşmak için grubun verdiği mücadele bölümü. The Walking Dead’den her ne kadar alışkın olsak da bu duruma, bir Güney Kore filminde bu kadar itinalı çekilmiş sahnelere rastlanması şık olmuş.

Train to Busan, son zamanlarda izlediğim, bitmek bilmeyen aksiyonu ve yaşattığı gerilimi ile unutulması zor bir film oldu benim için. Güney Kore filmlerini sevmeseniz bile ön yargılı davranmayın, korelilerin itici şivesini ve konuşmalarını bir kenara bırakıp izlemeye başlayın. Pek çok Hollywood yapımı zombi filmlerinden kat kat üstün bir film. Salgın, virüs, kıyamet ve zombi temalı filmlere düşkün olanlara Train to Busan, ilaç gibi gelecektir. Bu arada bir zombi filminde ağlanır mı diye düşünmeyin elbette ağlanır.

Bu Yazım Popüler Sinema da yayınlanmıştır.